Devlet neden bize bu kadar kötü davranıyorsun?

Bazı meslekler çok zordur, zormuş. Bunu yine çok acı bir şekilde hatırlamak zorunda kaldık, büyük bir yas ile. Soma’da hayatını kaybeden resmi rakamlara göre 301 emekçimizin acısını henüz hiç atabilmiş değilken, acıyı dökmek için ve benim de söyleyeceklerim var demek için yazmadan edemedim.

Soma Baret

Madenci Bareti

Ben oldukça ağır bir sanayi kolunda, demir-çelik sektöründe çalışmaktayım. Yanlış anlaşılmasın, ben çok ağır bir iş yapmıyorum, masa başı işim. Çok büyük bir çarkın içerisinde, yüzü gözü kapkara kir pas toz içerisinde, 1650 derece sıcaklıktaki erimiş çelikle haşır neşir olup ciddi iş kazaları riskiyle çalışan arkadaşlarımın yanında, hatta ofisimde çok ağır iş kazaları geçirmiş arkadaşlarımla, masa başında telefonun diğer ucunda, e-postalarım karşımda bana verilen görevi yerine getiriyorum. Böyle bir ortamda bazen kendimi farklı ve şanslı hissediyorum zira emeğin, emekçinin kıymetini her gün tekrar tekrar hatırlıyorum, nereden geldiğimi unutmamaya çalışıyorum. Bir taraftan da şu günlerde kendimi acayip rahatsız hissediyorum. Özellikle somada hayatını kaybeden emekçilerimiz hakkında üç beş kelam etmeye niyetlenirken, “Özgür masa başı işin var gelmiş ahkam kesiyorsun” şeklinde düşünürken buluyorum kendimi, müthiş bir rahatsızlık hissediyorum. Sonra aklıma plazalarda çalışan, gerçek emek ve alınterinden kopmuşve kapital düzenin çarklarının nasıl döndüğünü unutmuş insanlar geliyor aklıma, kızıyorum, onlardan daha çok konuşman lazım senin diyorum kendime. Neyse, konumuz ne plaza insanları ne de benim çalışma koşullarım…

Bu maden kazasıyla birlikte, daha önce duymadığımız bir çalışma şekli hayatlarımıza girdi; Rödovans! Çok kabaca, maden ruhsatı olan bir kurumun kira karşılığında başka bir kuruma işletme izni verdiği bir çalışma yöntemi. Soma vakasında, maden rushatı olan kurum TKİ ( Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu ), işleten kurum ise Soma Holding. Her olaydan sonra her zamanki gibi bir suçlu arayışı hepimizde başladı. Bu noktada, işleten şirketin çoktan suçlu bulunduğunu biliyoruz. Bir günah keçisi ilan edilip konuyu kapatmaya çalışacaklarını da hesap edebiliyoruz. Bir taraftan da aklımı, işletmeyi kiraya veren devletin sorumluluğu kurcalıyor devamlı. Bu sistem aslında, nereden dönüp dolaşsa taşeronluk sistemine çıkıyor ve sonuç olarak “sen benim yerime bu işi yap” denmiş bu şirkete. Bunu diyen TKİ’nin yani devletin, gereken güvenli çalışma koşullarının sağlanması hususunda çok büyük bir sorumluluğunun olduğunun hepimiz farkındayız.

Eğer burayı denetlemeye gelen yetkililer, denetleme sırasında krallar gibi ağırlanıp gönülleri kişisel olarak hoş tutulup manipüle ediliyorsa – ki buna dair çok ciddi iddialar var – bu denetlemelerin tarafsızlığı ve doğruluğu ciddi anlamda şüphe uyandırır hale gelmektedir. Hele ki, denetleme sırasında üretim kapasiteleri düşürülüp daha güvenli bir çalışma ortamı tablosu çiziliyor ve denetleme sonrasında gözünü para bürümüş yüksek kapasite fakat düşük iş güvenliği önlemleriyle çalışılmaya başlanıyorsa, gözümde bu denetlemelerin hiçbir geçerliliği kalmıyor ki madencilerin belirttikleri de bu yönde.

Avrupa birliğinden yarım yamalak ithal edilen iş sağlığı ve güvenliği mevzuatlarının, mevcut olmayan alt yapı ile uygulanmaya çalışılması ise, soma değil tüm Türkiye’de büyük riskler içeriyor.  Biliyorsunuz, son dönemde İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanlığı ülkemizde oldukça popüler bir altın bilezik olarak görülmeye başlandı. A ve B sınıfı uzman eksikliğini belirli kriterleri yerine getiren bir alt sınıf İSG uzmanlarına yaptırabilir hale gelmekle birlikte, önemli bir güruh bu mesleğin kaymağını yer oldu ve bu süreç devam ediyor. Kimseye haksızlık etmeyelim, gerçekten konusunda uzman, bilgili ve kendini “İş Güvenliği Kültürü” oluşturmaya adamış çok başarılı kimseler olduğuna ve iş güvenliği konusunda çok başarılı firmalar olduğunu da biliyorum. Fakat haydi itiraf edelim, etrafınızda “çok popüler abi, illa iş çıkar”, “geleceğin mesleği”, “gideyim kursa alayım sertifikamı, altın bilezik olur, ek gelir olur” şeklinde yaklaşıp İSG kurslarına gidip bu sertifikaları almayan yok mu, yapmadınız mı, yapmadık mı?

Hal böyle iken, ülkemizde İSG konusu çoğunlukla ikinci bir ek gelir kapısı olarak görülmekteyken, pek çok şirkette iş sağlığı ve güvenliği eğitimleri baştan savma bir şekilde özensizce yapılmaktayken, çalışma ortamları iş güvenliğini sağlamaya elverişsiz şekilde düzenlenmişken iş güvenliği kültürünü oturtmak çok zor değil mi? Eğer tüm bu bahsedilen koşullara sahip düşük riskli bir iş yerinde çalışıyorsanız, yaşama şansınız çok yüksek olabilir. Fakat bu koşullarla birlikte, Soma’daki gibi bir maden de çalışıyorsanız, yaşadığımız şekilde kitlesel bir kaybın zeminini maalesef başta devlet, tüm ülke olarak hazırlamış oluyoruz.

Eğer ki bizler çalıştığımız şirketlerimizde İSG konusunda eksiklikleri, aksaklıkları görüp susuyorsak, kendi hayatlarımızı önemsemiyoruz demektir.

Eğer ki bizler, etrafımızdaki İSG kurallarına aykırı hareket eden şirketleri, kendi şirketimiz bile olsa şikayet etmiyorsak, çalışma arkadaşlarımızın hayatını önemsemiyoruz demektir.

Eğer ki bizler, iş sağlığı ve güvenliği konusunu amatörce yapılacak bir yan meslek olarak görüyorsak, bu ülkenin canlarını önemsemiyoruz demektir…

Devletin suçu ve sorumluluğundan yola çıkmışken, aslında öncesinde bizlerin de konu hakkında ne büyük eksikliklerimiz ve hatalarımız olduğu sonucuna vardım kendimce. Gelelim devlete tekrar;

Eğer 2012’de Uluslarası çalışma örgütü, Türkiye’yi iş kazaları açısından dünyadaki en kötü üçüncü ülke ilan ettiyse, bunun altında devletin bir eksikliği olmalı.

Eğer Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Madenlerde Güvenlik & Sağlık Sözleşmesi iş güvenliği için büyük önem taşıyorken Türkiye bunu imzalamadıysa, Devlet gerekenlerden en az birini yapmaktan kaçınmış demektir.

Eğer maden işçileri için hayati önem taşıyan ‘Kaçış odaları’ bir tek Pakistan, Afganistan ve Türkiye’de yoksa, mevzuatta belki daha başka kayıplı iş kazalarıyla farkına varacağımız büyük eksiklikler var demektir.

Eğer her gün madenlerde, tersanelerde, ağır sanayide ölümlü iş kazalarının önüne geçilemiyorsa ve bunun yanında özelleştirilen kurumlarda devlet dönemlerinden daha fazla kayıplı iş kazaları oluyorsa, burda bir terslik var demektir…

Çook uzun yıllar dilimizden devlet ana, devlet baba cümleleri düşmedi. Devletin bir ana, baba gibi şefkatle bizlere davranacağına inandık, ona sığındık, el açtık. Ve fakat, sanırım bizlere şu ülkede en kötü davranan, üvey evlatmışız gibi davranan yine devlet oldu. Öyle değersiz, kıymetsiz hissettirilmişiz ki, canı yeni kurtarılmış maden işçisi devletin ambulansını kirletmeme derdine düşmüş, çizmelerimi çıkarayım mı diyor… Doktora gideriz, soğuk ve ters bakışlarla neyin var denir, hemşireyle muhattap oluruz umursamaz tavırlarıyla varlığımızı yok sayar, bir devlet dairesine gideriz, görevi bize hizmet etmek olan memur bizlerin yöneticisiymiş gibi emirler verir, tersler…

Ya da, acısı yüreğinde daha köz bile olmamış, cayır cayır yanan insanlar feryat eder, figan eder, yeri gelir acıları ağızlarından tepkisel bir şekilde yuh olarak çıkar ve devletin başbakanı yuhalayanlara; “gel benim yanımda yuh çek” diye kafa tutar. Yetmez “israil dölü” diyerek sallar sillesini. Yine devletin başbakanının sağ kolu, canını çıkarırcasına tekmeler yüreğinde büyük acı yaşayan başka bir vatandaşı.

Devletin polisi ise Gezi’den beri gördüğümüz gibi, önüne gelene basar gazı, gazını alamazsa sivilleriyle döver Ali İsmail’i dövdüğü gibi ölene kadar. Ya da Soma’daki acılı halkı, oğlu, kardeşi, babası ölmüş olan sıradan bir vatandaşı, acısını yaşıyor ve olanlara tepki gösteriyor diye yaka paça göz altına alır.

Halbu ki, teoride, kitaplarda falan bize devletin, halkın iyi ve refah içinde yaşaması için kurulan bir yapı olduğunu ve halk için var olduğu, halk tarafından yönetildiği öğretilmişti.

O zaman devlet, neden bize bu kadar kötü davranıyorsun ? Yoksa, kötü olan bizler miyiz de bunu hak ediyoruz…

Gönül kaybettiğimiz 301 madencimizi çok daha büyük bir birlik ve beraberlikle anabilmeyi, yaslarını tutabilmeyi isterdi. Gönül, devletin başbakanının çıkıp, yuh çeken vatandaşa sarılmasını, acını paylaşıyorum demesini beklerdi. Gönül, 4 parmağın yettiği Rabia’yı anarken ağlayan devlet büyüklerinin, kaybedilenleri göstermek için parmakların yetmediği bir acıyı bizlerle yaşamasını, paylaşmasını isterdi.

Ama gönül en çok ne isterdi bilirmisiniz, 301 madencimizin hala hayatta olmasını ve bu satırları yazmamayı isterdi…

Başımız sağolsun.

 

Hala izlemeyenler için, bizleri aydınlatacak izlemenizi önerdiğim bir video.

Soma Katliamı Tanıklıkları – Av. Selçuk Kozağaçlı from soma on Vimeo.

 

Bu konuda zihnim öyle dolu ki, düşüncelerimi toparlamakta oldukça zorlandım. Lütfen olası akış problemi ve yazım hataları için hoşgörün.

Bir Cevap Yazın

Get Adobe Flash player