Sanallaşan Dünya ve İnsanoğlu’nun Evrimi Üzerine 3

Sanallaşıyoruz, teknolojinin gelişmesiyle,özellikle bilişim sektörünün durmaksızın attığı adımlarla birlikte gün geçtikçe hayatlarımız daha teknolojiye bağımlı hale geliyor, 0 ve 1‘lerin ekrana yansıttığı görüntülere daha fazla ihtiyaç duyar duruma buluyoruz kendimizi. Çok klişe sözleri söylüyorum belki de, farkındayım. Fakat biraz irdelediğimizde ne halde olduğumuzu göreceksiniz.

Öncelikle, bu yazının aynı zamanda teknoloji konusunda bir özeleştiri niteliği taşıdığını ve bunları benim buraya yazmamın ironik sayılabileceğini söylemem lazım.

Sizleri bilgisayar devrimiyle beraber geçirdiğimiz ve geçireceğimiz evrim yolculuğuna göz atmaya davet ediyorum. Başlarda evler, odalar büyüklüğünde dev bilgisayarlar vardı ve “kim böyle bir makineyi evinde tutmak ister ki, bilgisayarlar ev kullanımı için üretilmedi” demişti, ilk bilgisayarın mucitler. Bu, tıpkı Amerikan Patent Dairesi başkanının, 19. yüzyıl ortalarında “icat edilebilecek herşey icat edildi” demesi gibi yüzyılın gaflarından biriydi. Çünkü o evler, odalar büyüklüğündeki bilgisayarlar 30 yıl içerisinde o kadar hızlı bir şekilde küçüldü ki, 1980’lerin başında evlerde yer almaya başlamıştı bile. Bu küçülme aynı zamanda gelişmeyi ve ucuzlamayı da beraberinde getirmişti ki orta halli her ailede neredeyse en az 1 bilgisayar bulunur duruma gelmiştik 2010′ yılına gireceğimiz şu zamanlarda.

Bilgisayarın gelişimine paralel bir şekilde internet teknolojisi de büyük bir hız ile hayatımıza girdi. İnternet ile  tanışma yaşım, orta okul yıllarıma denk gelir. (1999 – 12 yaşındayken) Bu o dönem Türkiyesi için gayet erken bir yaştır. Bu yüzden dünya gelişimi hakkında detaylı bilgiye sahip olmasam da, Türkiye’nin internet tarihçesi hakkında kabaca bir bilgiye sahibim. 56k ile mp3 arşivi yapmaya çalıştığımız ve telefon faturasının babamı çıldırtacak kadar çok geldiği bir dönemden minimum 1Mbit’lik bağlantı hızına ( 20 kat hızlısına ) ve her bilgisayar olan evde internet olmasını sağlayabilecek ekonomikliğe ulaşmamız ( ki internetin hala avrupa ve amerikaya göre ekonomik olmadığını düşünüyorum) 10 seneden az bir zaman aldı.

Özellikle internetin bu kadar yaygınlaşması hayat alışkanlıklarımızın da çokça değişmesini sağladı. E-Posta ile dünyanın her yerine, “kağıt kullanmadan,zarf kapatmadan ve pulu dilimizle ıslatıp yapıştırmadan” posta gönderebilir olduk, hem de birkaç dakika içerisinde. Kütüphanemizde tuttuğumuz birkaç farklı ansiklopedinin yerini, “google” aldı ve ilk danıştığımzı kaynak oldu. İşlerimizi, hesaplamalarımızı, hepsini bilgisayar ve internet vasıtasıyla yapabilir olduk. Karnımız acıktığında ve yemek yapmaya üşendiğimizde yahut vaktimiz olmadığında, eve yemek siparişi verebilir olduk. Hatta internet üzerinden üniversite okuyabilir hale geldik. Yetmedi, “internet üzerinden sosyalleşir olduk”.

Bilgiye ve materyale internet aracılığıyla bu kadar kolay erişebilir olmamızla beraber, bilgisayar başında geçirdiğimiz zamanda da büyük bir oranda artış oldu. İnternete ayırdığımız bu zamanı ise kitaplardan, gazetelerden, dergilerden, arkadaşlarımızdan çaldık.  Hal böyle olunca, bir taraftan da çok ilginç bulduğum “yeni nesil sosyalleşme araçları” terimi hayatımıza girdi ve Facebook, Twitter, FriendFeed, Bloglar başta olmak üzere, benzer bir çok serviste büyük patlamalar yaşandı.

facebookBunlardan Facebook benim de çok fazla kullandığım bir araç durumunda olduğu için bu konuya değinmek istiyorum. Sanallaşmamızın en önemli göstergelerinden biri olarak bulduğum bu servisin nereye gittiği ve bizleri nereye götürdüğü konusunda öngörüde bulunmakta zorlanıyorum. Facebook, bizlere birbirimize sanal hediyeler gönderdiğimiz, yazılarla sosyalleştiğimiz, sesini ve yüzünü görmeden fotoğraflardan birbirimizi takip ettiğimiz bir dünya sundu. Yani aslında, gerçek dünyanın sanal bir minyatürünü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eskiden bizler legolarla, oyuncak arabalarla oynarken, şimdiki çocuklar ve çocuk kalmış biz yetişkinler sanal yapbozlar yapıyor, çiftlikler yönetiyor, çeteler kuruyoruz. Sanal olarak birbirimizi dürtüyoruz – pokeliyoruz -, yüz yüze konuşurken  “ya şu şarkı çok güzelmiş, sözlerindeki şu kısım beni anlatıyor” diyeceğimiz durumlarda sadece “beğen-like” butonuna basıp basitleşiyoruz, “sanallaşıyoruz“.

Belki de internetten ve/veya bilgisayardan önce kitapla tanışan son nesilin mensuplarındanız ( 1987 Doğumluyum) ve bizim çocuklarımız; “ya ekrandan okuyamıyorum, gözlerim ağırıyor” şeklinde bir söylemde bulunmayacaklar. Kim bilir…

Bu kadar sanallaşmayla beraber, insanların kendilerini tanımlayış şekilleri de hızlı bir şekilde değişiyor. Bizi biz yapan kimlik bilgilerimiz, aidiyetlerimiz, yaşanmışlıklarımız da artık sanallaşıyor. Türk, Kürt veya Ermeni olmak, Müslüman, Hristiyan yahut Musevi olmak, erkek, kadın veya eşcinsel olmak… Daha bir çok kimlik ve benlik öğeleri facebookta paylaştığımız şarkı, twitter’a yazdığımız 140 karakterlik söz öbekleri, blogumuzda attığımız manşetlere dönüşüyorlar. Bu dönüşüm sanallaşmayla beraber sanki kimliksizleşmeyi de beraberinde getiriyor. Kimliksizleşmek iyi mi, kötü mü bu yine tartışmaya açık bir konu fakat irdelenmesi gereken, bizi kimliksizleşmeye götüren etmenlerde bu sanallaşmanın ne kadar etkili olduğu.

Teknolojik gelişmelerle beraber bilgiye erişimin de ne kadar hızlı olduğuna bahsetmiştik. Kimlik ve aidiyetlik konusunda da bu bilgiye erişimin bu kadar kolay olması, çatışmaların da meydana gelmesini hızlandırıyor demek yanlış olmaz. Bu konulardaki bilgilerin ve tarihsel geçmişlerin de belli noktalarda birbiriyle çatışması/çatıştırılması ve bunlara erişimin bu kadar kolay olması bir noktadan sonra tehlikeli bir hal alıyor. Irksal çatışmalar, dinsel, cinsel çatışmalar, hepsi sanal ortamda bile meydana geliyor ki gerçek dünyaya yansıyışı daha acımasız oluyor. Bu sorunun cevabı “hoşgörü ve insan hakları” gibi evrensel değerler olsa da, bunu bile sanal ortamda savunur hale geldik, kimliğimizin bir parçası olarak sunar olduk, sanal kimliğimizin…

George Orwell’in 1984 romanını okuyanlar varsa hatırlayacaklardır, A ülkesi B ülkesiyle savaşıyor, bir biri, bir diğeri kazanıyordu. Türkiye’ye dönsek, Türk – Kürt çatışmasında bir A milleti, bir B milleti şehit veriyor. Ne fark var ki ?

Yine okuyanlar hatırlayacaktır, tek bir televizyon kanalı vardı. Yine kendimize dönersek, kaç farklı büyük yayın organı var ve özgür yayıncılık ilkelerine bağlı kalıyorlar. Yakında hükumet – doğan grubu çekişmesi sonucunda, 1984’teki senaryoya yakın yahut benzer günler bizi bekliyor olabilir.

Dünyanın bir çok ülkesinde şu anda kimlik kartları çip’li hale geldi. Türkiyede de sanal devlet uygulamaları geliştiriliyor ve çipli kimlik kartları bazı şehirlerde pilot olarak uygulanıyor. Şu anda devlet için 370****** gibi bir kimlik numarası ile kodlanmış durumdayım-durumdayız. Yakında bu sayıların ve kimlik bilgilerimizin dijital halleri cebimizde yer alacaklar.

Peki ya, bu durumdan sonra, çiplerin yani kimlik bilgilerimizin derimizin altında yer alması çok mu uzak ?

Aynı yöntemle, takip edilebilirliğimizin, izlenebilirliğimizin ne kadar kolay olabileceğini hiç düşündünüz mü ? Kalp atışlarımızın, ateşimizin, adrenalin değerlerimizin ölçülebildiği, nerede olduğumuzun her an bilindiği, konuşmalarımızın her daim dinlenebildiği bir dünyadan bahsediyorum.

Bu sanallığın tam ortasında, çokça da sanallaşmış biri olarak, korkuyorum, endişeleniyorum. İnsanoğlu ne kadar dijitalleşebilir bunu öğrenmek istemiyorum, doğasında bu yetinin olup olmadığını ise merak ediyorum. Düşünce gücüyle kullanabileceğimiz araçların geliştirilmesine ramak kaldığımız bu dönemde, bu konu üzerine düşünmeden duramıyorum.

Bu düşünceler, endişeler ve belki de komplo teorileri, gece yarısı saat 4 civarında, dostum Şevki ile yaptığımız bir sohbet sırasında dudaklarımızdan dökülenler ve zihnimizden geçenlerin kısa bir özeti aslında. Biz sonuç olarak, görüp göremeyeceğimizi bilmemekle beraber, her insanın en az bir usb çıkışı olacağını öngörebildik 🙂 USB girişi yapılabilir mi, onu bilemedik =)

1984 çok uzak değil. George Orwell insanoğlu ortalamasından biraz daha zekiydi ve kitabında öngördüklerini yaşamakta geç kaldık, onun ön gördüğü kadar hızlı ilerleyemedik.

Sanallaşmamızı minimize edebilip, insanlığımızın tadını çıkarmamız dileğiyle…

3 thoughts on “Sanallaşan Dünya ve İnsanoğlu’nun Evrimi Üzerine

  1. Reply Fasulyeden Ara 19, 2009 23:42

    Öncelikle çok başarılı ve akıcı bir yazı olduğunu itiraf etmem gerek. Blogunuzdaki diğer yazılarınızı henüz okumamız olsamda anlatım tarzınız ve anlattığınız konuya gösterdiğiniz ciddiyetten etkilendiğimi soylemek istiyorum, bir blog yazısından ziyade bir bilgisayar dergisindeki başmakaleyi okuyormuş hissine kapıldım. Bu anlamda yazmaya devam etmenizi isterim ve tebrik ederim. İkincisi sizden yaklaşık 15 yaş büyük biri olarak çevrenizi ve hayatı algılayış biçiminiz sosyal ve genel yaşama dair taşıdığınız endişe ve sorumluluk duygusundan dolayi ikinci kez tebrik ederim. Bilişim dünyasından bir çalışan olarak açıkça söylemek istiyorum ki endişelerinizi paylaşan pek çok insan var.. Yaygın ve dikkate değer endişeler olmakla beraber aynı endişeye sahip olmadığımı belirtmek zorundayim. Şöyle ki, bahsettiğiniz kitap okuma, arkadaşlarla iletişim vb durumlar adına yaşadığımız zamanda elinizin altında bizi endileye sürükleyen tüm bu sistemlerin var olmadığını düşünün, ve yeryüzündeki okuma, bilgi paylaşımı ve iletişim oranlarının varacakları noktaları hesaplayın.. İletişim şekli belirlenmiş bir oluşum değildir. Çeşitleri vardır ve sanal da olsa iletişim günümüzde geçerlilik kazanmış bir iletişim şeklidir. Kabul etsek de etmesek de sosyalleşmenin yeni adıdır. Elbetteki gönül isterdi ki sevdiklerimizle yüzyüze iletişime geçelim, onlara dokunabilelim, seslerini duyabilelim, ki webkameralarla bunuda saglayabildiğimiz bir gerçek. Sanal iletişimin ya da internetin artık bir yaşam biçimi olduğunu kabul edip, götürülerinden ziyade olumluya çevrilmesini tartışmamız gerek bana göre bu açıdan baktığınızda, tıpkı, görgü kuralları, adetlerimiz vb gibi oluşmakta olan bu sanal iletişim şekli ve kültüre karşı insanları bilgilendirmeli eğitmeli ve olumlu anlamlarda değerlendirme şekillerini tartışmalıyız. Cep telefonları ve internet anlamında yaşanan toplumsal hazımsızlıkları ki bu çok normal bir süreçtir en kısa yoldan nasıl atlatabilirizi düşünmeliyiz. internet tercih edilmelidir bana gore bir zararı yoktur daha ekonomik, daha kısa yoldan ve daha kalıcıdır çünkü. Bloggerların var olması ile sosyal bir yazarlar ağı oluşmuş, kitap okumayan insanlar blog takip eder olmuştur, maliyeti en aza indirgeyerek doğruluğu tartışılabilir olsa a bilgiye ulaşmayı araştırma yapğmayı öğrenmiştir.kütüphaneye gitmeyi bilmeyen insanlar bilgiyi aramayı bilgisyar okur yazarı olmayı ve yazılanlkarı okumayı dahası sesini cıkarak cesareti bulmuştur. Bu kimliksizliğe gidiş değil, insanların iletişiminbi arttırması ve kendine yeni ve ozgur alanlar yaratması için bir ortam saglamıştır ki toplumun genel ihtiyacı zaten sosyalleşmektir. Tabii ki insanların yüzyüze iletişimini artıracak ortamlar yaratmak, kendilerine ve kitaplara daha fazla zaman ayırmalarını saglamak keyifli bir uğraş olacaktır. Ancak kitap bizim kafamızda somutlaşan şekliyle kağıt üzerine dökülmüş üç boyutlu elimizle tutabişldiğimiz ve kağıdı koklayabildiğimiz bi rkurgudur. Ama biz kitabı kağıda yazıldığı için değil, içeriği için okuruz bu durumda sanal ya da gerçek olması bu anlamda bir ayırım sağlamaz.. bunlar tamamen benim özgün düşüncelerimdir. zaten sanirim yazdıklarım blog yazısı kadar oldu bir yorumdan ziyade.. başarılarınızın ve düşüncelerinizin devamını diliyorum
    . fasulye

  2. Reply Beyaz Tavşan Ara 20, 2009 12:33

    30 yaşındayım. Ben ortaokuldayken yaşındayken TRT1 tek kanaldı, bilgisayar diye bir şey (Türkiye’de) yoktu. Üniversiteye başladığımda (1995), Windows 95 daha yeni çıkmıştı, yani Windows bile yoktu. Internet ise metin tarayıcılardan ibaret, 1-2 Üniversitede olan garabet bir şeydi.

    İki insan buluşmak isterse çok bilinen bir yer için belli bir saatte sözleşir, biri gelmezse öbürü onu saatlerce beklerdi (evet cep telefonu da yoktu).

    Ben kendi adıma o zamandan bu zamana oluşan tüm değişimleri seviyorum. Bilginin ve fikirlerin özgürce dolaşmasını, iletişimiz bu kadar kolay hale gelmesini. Hükümtelerin ve ana medyanın söylemediklerini insanların bloglarında yazmalarını seviyorum.

    Güç sahiplerinin insanları kontrol etmesi için chip (her nekadar yarımcı olacağı kesinse de)’e falan gerek yok. Tarihe bakarsan Hitler chip’le değil ama propaganda ve zihin yıkama ile (TV bile yoktu) tüm dünyayı yıkım ve ölüme sürüklemeyi başardı.

    Bence teknolojik ilerlemeler insanlığı yeni bir karabasana da sürükleyebilir, yepyeni bir altın çağa da veya ortada bir yerlere de gelebiliriz. Ama bu sonuçta teknolojinin değil bizlerin seçimi olacaktır.

  3. Reply mutluysamnehos Ara 21, 2009 00:54

    çok güzel ve net değinmişsin bu konuya, tebrikler. Maalesef internetin götürdükleri getirisinden -kim ne derse desin- daha fazla. Evet dünya parmaklarımızın ucunda bu doğru, lakin kaçımız interneti araştırma için kullanıyor ki… Rahatlaştıkça cahilleşiyoruz, bazen etrafıma bakınca -çok değil bizden birkaç yaş küçüklere- insanlar nereye gidiyor diyorum. Ve eminim 60 lılar da bizim için aynı şeyleri düşünüyor. Belki de beynimizi çalıştırmadığımız için bilemiyorum. Facebook, Twitter ve benzerlerine de değinmişken, insanlar sosyal sitelerde sosyal olmaktan gerçek hayatta nasıl sosyal olunur unutuyor çoğu zaman. Düşünsene bi “like” tuşuyla bitiryor işini.. Ya da birinden hoşlandığı zaman söylemeye bile zahmet etmeden bilmemkiminilişkisivar kısmını doldurup bildirim yolluyor size.. Allah sonumuzu hayır etsin, yakında robotlar gibi olursak şaşma derim. 🙂

Bir Cevap Yazın

Get Adobe Flash player